banner2

Aşkı hatırlamak belki iyi gelir!

On gün evvel, Amasya’da Ferhat ile Şirin’in hikâyelerinin sembolize edildiği müzeyi gezerken, kadınıyla, erkeği ile bu toprakların insanlarını düşündüm.
 

Nedense biz mürekkep yalamışlar, "Aşk" deyince, Romeo ile Juliette'i hatırlarız.
 

Ortaokulda kalmışsa tahsilimiz, esnafsa mesleğimiz, aşk deyince Leylâ İle Mecnun’dur, Ferhat ile Şirin’dir, Yusuf ile Züleyha’dır, Kerem ile Aslı’dır andıklarımız,
 

Aşk, aşktır...
 

İster Juliette’in balkonunun dibinde, ister Ferhat’ın kazdığı tünelin deliğinde, isterse Leylâ’nın hasretinde olsun,

Aşk aşktır...
 

Ferhat’ın deldiği dağın eteklerinden otelimize döndüğümüzde, zaman zaman küçümsediğimiz, seçim zamanları, "Cihangir’deki güzellerle, dağdaki çobanın reyi bir olur mu hiç?" diye hayıflandığımız anları düşündüm.
 

Sonra karar verdim ki,o "Leylâ, Leylâ" deyip yollara düşen de, "Şirin, şirin" diye dağları delen de. 

"Aslımı el almış harem diyorlar,
Derdliyim derdime verem diyorlar"(F.N.Çamlıbel) diyen de, aşkı bizden iyi biliyorlar.

 

Çünkü, magazin sayfaları aşıklarının ömrü uzun olmuyor.
 

Ama bu toprakların insanlarının aşkları, ölümlerinden sonra da, asırlarca devam ediyor; dilden dile masal gibi anlatılıyor.
 

"Gözleri görmeyenlerin hisleri kuvvetli olur" derler.
 

Veysel de, karısının kendisini bırakıp kaçacağını hisseder.
 

O kadar sever ki o bırakıp gidecek kadını, gittiği yerde umduğunu bulamaz da dönmek isterse, geri dönebilsin diye, ayakkabısının içinde para koyar.
 

Kadın koşarak kaçarken ayakkabısının içinde topuğunun altında bir şey olduğunu hisseder; ama ne olduğunu epey uzaklaştıktan sonra anlar.
 

İşte tam o sırada, Veysel de ağıt yatmaktadır arkasından.
 

"Kuş olsan kurtulamazdın elimden,
Eğer görsem idi göz ilen seni" diye.

 

Karısının geri dönüşünden umudu kesince ve "Benim sadık yârim, kara topraktır" diye söyleyince aşkını ebedileştirir.
 

Bir de bu toprakların kadınları açısından bakalım.
 

Sevdalısı hapistedir kadının,
Hasreti o kadar büyümüştür ki;
"Belki yaslanırdın bana, bana.
Mahpusta duvar olsaydım, olsaydım." ( Müslim Gürses) diye inleyerek sarılmayı hayal eder.

 

O kadar ümitsizdir ki, çünkü sevdalısı o kadar büyük bir ceza almıştır ki, kavuşması imkânsızdır. 
 

Bu sebeple, kavuşamadan ölüp gideceğine inanır, inanır ama, içine de bir kuşku düşer.
 

Ya o cezasını çekip, ya da affa uğrayıp çıkarsa?
 

Mezarını arar, orada iki damla gözyaşı döker miydi?
 

"Arar bulur muydun beni, beni
Sahipsiz mezar olsaydım olsaydım" ( Müslim Gürses)

 

Şimdi söyleyin, ayrılıklarını magazin sayfalarına sütun sütun manşet yapanla, sevgilisi yorulunca "Offf" deyip dayansın diye bedenini mahpushane duvarı olmasını özleyen kadının reyleri eşit olmalı mıdır?

YORUM EKLE