banner2

Demokrasiyi zorlamak...

Türkiye’de ilk televizyon yayınları denemeleri 1968 senesinde başlamıştı.

TRT’nin ilk Genel Müdürü, 1940’lardan beri CHP ‘yi Trakya’da yaşatan bir aileden geliyordu.

Adı Adnan Öztraktı.

Bize kan kusturuyordu...

Koskoca Adalet Partisi, sanki Türkiye’nin partisi sayılmıyordu...

Adalet Partililer saatlerce televizyon karşısında bekliyorlar, kendileri hakkında tek kelime duymuyorlardı.

1970 yılında bir parlamento heyetiyle Japonya’ya gitmiştim. Ziyaret programında Japon Devlet Televizyonunu ziyaret de vardı.

Bizim için bu muhteşem bir şeydi.

Türkiye’mizde, siyah beyaz, ekranda kaymış, birbirine girmiş görüntülere bile çok küçük bir azınlık ulaşabilirken, girdiğimiz stüdyoda pırıl pırıl renkleri ile yayın yapılıyordu.

Anlık bir fırsat yakalayıp, Japon Devlet Televizyonu ‘nu Genel Müdürü’ne sordum:

-Partilerin haberlerde yer almalarının kriterleri nedir?

Sonra da, ”Biz politikacıların ne söylediklerine, hangi partiye mensup olduklarına, muhalif mi, muvafık mı olduklarına değil; Japonya için me söylediklerine bakarız” dedi.

Aradan 48 yıl geçti.

Adnan Öztraklar, Şaban Karataşlar, Nevzat Yalçıntaşlar geldiler, sonra da geçip gittiler.

Sonra TRT ‘nin tekeline son veren ve kanunu da zorlayan gelişmeler yaşadık.

Cem Uzan’la Ahmet Özal, önce “Magic box“ sonra “Star“ daha sonra yavrulanan “Kanal 6“ özel teşebbüs yayıncılığı olarak hayatımıza girmişti..

Bizleri çok da sevindirmişti.

Sanmıştık ki, bağımsız ve tarafsız habercilik yaşanacaktı.

Özallı, Demirelli, Ecevitli yıllarda hür ve yürütmenin baskısından uzak yayıncılık dönemi vardı.Bu gelişmeler esnasında, çok büyük iki yanlış yapıldı.

İş adamları, banka ve televizyon sahibi olmak arzusuna kapıldı.

Banka kaynakları, paravan şirketler aracılığı ile patronlara aktarılınca ve iktidarlar yayınlarda parlatılınca hür yayıncılık hayal oldu.

Adnan Öztrak zamanıyla bile kıyaslanamayacak ölçüde yayın yapılmasını, hesap uzmanları sağlıyordu.

Şimdi ise, Sayın Cumhurbaşkanımız, muhtarları topluyor, konuşuyor...

Sayın gittiği illerde Vilayet binasının önünde, Cumhurbaşkanı olarak konuşuyor..100 metre ilerdeki spor salonuna gidiyor, Ak Parti kongresinde Parti Genel Başkanı olarak konuşuyor.

Allah sağlık versin yorulmuyor.

Aynı günde, 3 ilde kongre yapıyor ve günde en az altı defa konuşuyor...

Tam “Ohhh.. Bitti“ derken, bu sefer sayın başbakanımızın sesi kulaklarımıza doluyor.

Bitmedi, bu seferde, hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ, Parti sözcüsü Mahir Ünal.

Dış işleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu..

“Gerçek ne dündür, ne bugündür. Gerçek sayın Cumhurbaşkanının o gün ne düşündüğüdür.” diyorlar.

Bu demokrasinin zorlanmasıdır.Rekabet adaletinin yok olmasıdır.

Bundan daha kötüsü de, muhalefetin aymazlığıdır.

“Medya baskı altındadır” şikâyetinin kolaycılığına sığınmasıdır.

Oysa muhalefet, medyayı zorlamalıdır, en yandaş medya kuruluşunu bile kendisinden bahse mecbur bırakmalıdırlar.

Eğer adalet yürüyüşü, eğer İYİ Parti’ye onbeş milletvekili vermeleri yurt içinde ve yurt dışında büyük yankılar yapmışsa, demek ki bu mümkündür.

Yakınmayı bırakarak, bu tarz stratejik hamleleri arttırmaları gerekir.

Yoksa durum Nazım’ın yazdığı gibidir:
“Kafkas; 
güneş
Sibirya; 
kar
Seslenebildiğiniz kadar ses-lenin
24 saatte 24 saat Lenin
24 saat Marks
24 saat Engels
Yüz dirhem kara ekmek”

YORUM EKLE