banner2

GÖRÜYORUM...

Merhaba Bâb’ından…

Bir bayramı daha geride bıraktık. Böylece biz kadınlar önemli bir vartayı da atlatmış oldu. “Bayram temizliği”, “bahar temizliği” diye bir şey var biliyorsunuz bizim toplumumuzda… Evlerde gerçekten zaman zaman dönemsel büyük temizlikler yapılması gerekiyor. Ama bazıları işi iyice abartıyor. Böyle evlere gidince ev sahibinin temizlik hassasiyeti insanı tedirgin ediyor.

Ömrüm boyunca hiç temizlik hastası olmadım. İki çocuk büyüttüm, üstelik hâlâ çalışıyorum ve evim hiçbir zaman pis olmadı. Temel felsefem, “Bitlenmeyecek kadar temizlik”ti. Kızımın ilkokulda başına çöreklenenler dışında hiç bitle de muhatap olmadım.

Evime temizlikçi girmediği gibi, her işimi de kendim yaptım. Ev hanımları gibi sarma da sardım, börek de yaptım, baklava da açtım, kışlık konservemi de hazırladım. Çocuklarımı her zaman ev yemekleriyle besledim.

Gazeteciliğin en güzel dönemlerinde haber heyecanını da yaşadım, gece yarılarına kadar çalıştığım da oldu. Ama evimi de kendim boyadım, kırılan bozulanları da kendim tamir ettim.

Dışarısı toz duman kaynarken cam silmenin saçmalığına inandım ve çok gerek gördüysem pencerelerin sadece iç tarafını sildim, tozunu aldım. Ama pencerelerimin hiçbir zaman “buzlu cam”a dönüşmesine izin vermedim. .  

Millet ütüye saatlerini harcarken, benim hiç öyle lüksüm olmadı. Donlara varıncaya kadar ütü yapmak da neyin nesi, bence ömür törpüsü...

Giyeceğim zaman ütü yaptım, hadi itiraf ediyorum, gömleklerin sadece görünen yerlerini ütülediğim günler de olmadı değil…

Bayram tatili nedir bilmeden çalıştım, oğlumu da bir arife günü kimselere söylemeden hastaneye götürüp sünnet ettirdim. “Bir oğlun var, ona sünnet düğünü yakışırdı” diyenlere yanıtım, “Herkesi gereksiz masraftan kurtardım” oldu.

Sahibini de düğüne giden misafiri de sıkıntıya sokan düğünlerde,  “O bana şu kadar gram altın taktı, ben de ona aynı miktarda takayım” takıntılarım hiç olmadı. Cebimde paramın olduğu zamana denk gelen düğünlerde altın taktım, olmadığı zamanlarda gelinle damadı öpüp kutlamakla yetindim.  

Kızımı evlendirdim, “Takı töreninde niye kamera kaydı yaptırmadınız?” diye akıl verenler oldu,  “Ne ayıp, kim ne takıyor diye kaydını mı tutacaktım”  yanıtını yapıştırdım.  Bırak kayıt yapmayı, takı takılırken o tarafa bile bakamadım, rahatsız olmasın kimse diye…

Dahası, takısını yeterince pahalı bulmadığı için akrabasına küsen akrabayı ise defterden sildim.  

Evime eşya alırken,  çok amaçlı olmayandan ve yıkanmayandan uzak durdum. Bir eşya birden fazla işe yararsa ekonomikti, yıkanabilirse temizdi. Sıkış tepiş eşya dolu evleri hiç sevmedim, hele ıcık cıcık süs eşyalarına hiç özenmedim. Bunlar benim için, temizlik yaparken zaman çalan kibar görünümlü hırsızlardı.

Kendimi hiç kimseye farklı göstermeye çalışmadım, neysem o oldum.  Mutluysam yüzüm güldü, değilsem suratım asıktı.

Kimsenin yüzüne söyleyemeyeceğim sözleri ardından söylemedim. Sempatik değildim belki ama empatiktim her daim; kimsenin hakkını yemedim.  İşimde gücümde koşturmaktan, omzumdaki ağır yükleri taşımaktan, iki evlat yetiştirmekten belki eğlenecek vaktim olmadı ama işimi en iyi yapmayı hiç ihmal etmedim.

Bizim oralardan göç eden bazıları, kendilerini “manav”mış (yerli anlamında) gibi lanse etmeye çalışıp, kökenini gizlemeyi tercih eder. Ben göçmen, hele hele Kırcaalili olmakla gurur duydum. Kısa da sürse, sosyalist bir toplumsal yapının içinde doğmuş olmaktan, çalışmayı ve disiplini öğrenmiş olmaktan dolayı kendimi hep şanslı gördüm, ayrıcalıklı saydım.

Ömrüm hep öğrenmekle geçti, hâlâ yenileniyorum. Bilgisayarla tanışamadan meslekten emekli olup giderim diye düşünüyordum, MAC’te yayın hazırlıyorum, PC’yi de her işimi görecek kadar kullanabiliyorum. Dahası bilgisayar kıvamındaki telefonumu da yetkin bir şekilde kullanabiliyorum. Gördüğünüz gibi boynumda fotoğraf makinem hâlâ çalışıyorum…

Onca işin gücün arasında bir de kitap yazdım, Bursa’nın son yüz yılına projektör tutan bir “romanımsı”… “Dibacenin Ertesi Günü”… Bu kez roman deniyorum, ezilen, sömürülen, haksızlık edilen kadınları anlatıyorum.

Bir gün Osman Gürçay dedi ki,  “Bize yazar mısın?” Projelerinden söz etti heyecanla…

Birlikte yola çıktığı insanların gazetecilik heyecanları beni de cezbetti, “Olur” dedim.  Bu heyecanı görmeseydim, asla kabul etmezdim.

Çünkü vakti zamanında, gazeteci meslektaşlarının emeği üzerinden tüccarlık yapmaya çalışanlar (onlar kendilerini bilir) bir ortamda bana “Bize yazar mısın?” diye uzaktan işaret diliyle sorma zahmetine(!) katlandıklarında, işaret dilinin en cesur şekliyle onlara yanıt vermiş insanım. İşareti buraya yazmayayım artık, ayıp olur.

Gazetecilik insanı kâh uçuruyor, kâh süründürüyor;  işin fıtratı bu… Garip belki ama bana keyif veriyor, belki size de iyi gelebilir.

Bu sayfada, rüzgâr estirip, gürlemek gibi bir niyetim yok,  tatlı bir esintiyle Bursa’nın sokaklarında birlikte sürüklenelim, yeter…

YORUM EKLE
YORUMLAR
Birsen Engin
Birsen Engin - 3 yıl Önce

İçten,samimi ve doğal bir anlatımla herkesin düşünüp de yapamadıklarını ne güzel aktarmışsın.Tebrikler

Süheyla Nedret Diner
Süheyla Nedret Diner - 3 yıl Önce

Harikaaaaasın, doğru söze ne denir, kalemin hep varolsun arkadaşım

Kenan Kılıç
Kenan Kılıç - 3 yıl Önce

Çoğu "köşetutan"ın yağ damlayan ahkamlarına alışamamış ve alışmayı planlamayan bir okur için, böyle sıcak ve içten cümleleri okumak keyif verici oldu. Bir söz vardır: "Gerisi gür gelsin." diye. ;)

Nevzat Dağlı
Nevzat Dağlı - 3 yıl Önce

Başarılar dilerim. Bursa'nın sokaklarındaki esintinin tüm yurda serinlik vereceğine inanıyorum.

Nida Çayır
Nida Çayır - 3 yıl Önce

Kalemine sağlık ne de güzel anlatmışsın hem çalışan hem ev hanımı hem de anne olan kadını

Gönül Uman
Gönül Uman - 3 yıl Önce

Kalemine sağlık Sevinç’cim. Keyifle okudum, okuyacağım.

Tuncay Topacoglu
Tuncay Topacoglu - 3 yıl Önce

Akıcı, içten ve doğal. Tebrikler. Yazılarının devamını bekliyoruz

Ayşe Yalçınkaya
Ayşe Yalçınkaya - 3 yıl Önce

Tebrikler..