banner2

Kınalı Mümin

Mümin Feyzioğlu anısına...

Nam-ı diğer “Kınalı Mümin”… 77 yaşındaydı. Babamdı... 1970 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmişti, tam 365 gün önce de bilinmeyen bir dünyaya göçüp gitti. Bir yıldır her an’ımız onunla. Hep onunla olan anılarımız capcanlı, dipdiri. O’nu çok arıyoruz. Çünkü O “kötülük”, “haksızlık”, “nankörlük”, “fesatlık”, “ikiyüzlülük” gibi bazı kelimeleri ancak bunlara maruz kaldığında anlayan bir insandı. Kendi sözlüğünde bu kelimelere yer yoktu, o kavramlarla işi yoktu. O kadar iyi niyetli biriydi ki, kimi kendini bilmezler onu “ti”ye almaya, dalga geçmeye çalışır, ama O, çocuk saflığıyla oracıkta onları utandırırdı. Küsüp kin gütmek yoktu onda… Olmadık bahanelerle küsenleri de dert edip, üzülür, gözyaşı dökerdi.

Babaydı ya, hiç çocuk, genç olmamış da dünyaya yaşlı gelmiş sanırdım…

Çocukluğu ve gençliği sosyalist Bulgaristan’da geçti. Çok yakışıklıymış gençliğinde… Kınalı gibi saçları varmış, lakabının sebebi… Öyle gürmüş ki saçları, üstte onları toplar, briyantinle şekil verir, tüm kızları kendine hayran bırakırmış. Annem ona kaçmış nitekim…

Askerliğini Bulgar ordusunda yapmış. 30 yaşına kadar Kobilane’de yaşadı. Maşkılı’nın “kınalı”sı, Horamak’ın barmeniydi. Fırında ekmek de pişirdi, okulda satın alma memurluğu da yaptı.
Ömrünü Kobilane’de tamamlayacakmışçasına kocaman bir bahçenin ortasına iki katlı evini yaptı. Bahçesine ağaçlar dikti. Eşi ve üç çocuğuyla mutluydu. Bir de MZ (EMZET) motorsiklet aldı. Motorsiklet grubuyla Bulgaristan sınırlarını da aşarak Yugoslavya’ya, Macaristan'a kadar uzandı.
Barmenlikten dolayı, çok sarhoşla uğraştı, onlarla başetti; kendisi hiçbir zaman o konuma düşmedi. Adam gibi içmesini bilirdi. Meze tabaklarını kendi hazırlar, süsler, sonra da keyifle içkisini yudumlardı. Hastalanmadan önce, iş çıkışında uğradığım günlerde bazen, elleriyle hazırladığı süslü mezelerini masaya dizer, eliyle bana “İçer misin?” işaretini yapar, rakısını buzdolabından çıkarırdı. İkimiz kadeh tokuştururduk: “Nazdrave”. O çok modern bir babaydı.

Bulgaristan’da gıpta edilesi bir yaşamı vardı ama onun aklı “Anavatan Türkiye”deydi.
1970 yılında Türkiye’ye göç için bir fırsat çıktı, adını yazdırdı. Komünist Parti’deki bir arkadaşına da danışarak kafasını netleştirdi. Uzun vadede Türklere yönelik asimilasyon sinyalini almıştı. Eşi ve üç çocuğuyla evini barkını bırakıp “Anavatanı” Türkiye’ye göç etti.
Kapıkule’de misafirhanede ağırlanırken nohut ve pilavla tanıştı. Yemeyi çok sevmezdi ama en sevdiği yemek(ler), aynı restoranda aşçı olarak çalışan annemin yaptıklarıydı. Onun yaptığı yemeklere o kadar alışmıştı ki, hiç kimselerde yemek yiyemezdi.
Türkiye’de yeni bir hayata başladı. Başkasına ait bir evde kiracı olmak, hele de tavanlarında farelerin koşturduğu bir evde yaşamak ona göre değildi. Bulgaristan’dan getirebildiği para eden ne varsa sattı, inşaatlarda çalışarak üzerine ekledi ve evini yaptı.
Çocuklarını okuttu, evlendirdi, torununun çocuğunu gördü. Hayal gibi gördüğü emekliliğe kavuştu. 64 yaşında kalbi tekledi, üç damara takviye yapıldı. 70’li yaşlarına ulaştığında, uğruna her şeyi bırakıp geldiği “anavatan”ının durumu onu endişelendirmeye başladı. O çok duyarlı bir babaydı.
Çocukları ve torunlarının bu topraklarda rahat yaşayamayacağını görerek dertleniyordu. Kâh dünyayı karıştıran büyük güçlere öfkeleniyor kâh yöneticilerimize kızıyordu. Tüm olumsuzluklara rağmen anavatanını terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmedi. Milli bayramlarda Türk bayrağını layığıyla asmak için evinin ön cephesine özel askılıklar yaptırdı. Çünkü O, balkonlarda iç çamaşırlarının yanı başına mandallarla Türk Bayrağı tutuşturulmasına ifrit oluyordu. O milletini seven bir adamdı.
O kadar düzenli ve temizdi ki, kalbi yetmediği için yattığı hastanede bile sık sık çamaşırlarını değiştirtir, ayakta zor durduğu halde tuvaletin sifonunu kendi çeker, ellerini hastanede sağlık personeliymişçesine “el yıkama talimatları”ndaki gibi parmak aralarına kadar temizlerdi. Tuvalete gitmek için serumunu çözdürdüğünde, kateter’in kapağını o haliyle bile kapatır, hemşirelere adeta hijyen dersi verirdi.
Bizler…

Ben ondan çok şey öğrendim…

O’nun gözlem yeteneği ve el becerileri şimdilik bende yaşayacak ama çocuklarıma sirayet eder mi bilmiyorum.
Bilemiyorum…

Ama inandığım tek şey, o gittiği yeri de güzelleştirecektir. Bir yıldır kimbilir orada neler yapmıştır? (15 Ağustos 2018)

YORUM EKLE