banner2

Ne bereketsiz atalarımız varmış!

İnsanlar bir zamanlar bilgiye ulaşmak için kütüphanelere taşınır, parası olanlar evlerimize ciltler dolusu ansiklopediler alırdı. Bilişim, iletişimi bırakın ülke içinde ulaşım bile günlerce sürmekte ve şartları devenin hendek atlaması kadar zordu.

Günümüzde Dünya o kadar küçüldü ki; bırakın ülke içinde seyahat etmeyi, hangi kıtaya kaç saatte gideceğimizi biliyoruz.

Bilgi kütüphanelerden evlere geldi, ardından güncelleme o kadar hızlandı ki; ansiklopedilerdeki bilgiler dili geçmiş zaman olarak ifade edilmeye başlandı. 1980’lerde alınan bir Sağlık Ansiklopedisinde 10 yıl önce olduğum Bay Pass ameliyatına bakayım dedim. Öyle bir ameliyatın var olmadığını görünce ansiklopedilerimi geri dönüşüme yolcu ettim.

Evimizde bilgiye bir tık ile ulaşacağımız dönem başladığında bilişim çağının zirvesine çıktığımızı düşünüyordum ki; aslında daha yeni başladığını bilgi kaynağının cebimize girmesiyle anladım.

Bu sürecin gelişmesine başlangıçta katkımız olmamasına rağmen, kullanmayı ve bilgiye ulaşmayı seviyoruz ama bilmek yetmiyor ki!

Kullanmadığınız bilginin bize hiçbir yararı olmaz!

Bunu bilmeyecek kadar cahiliz ama bilginin nimetlerine nankör ve küstahlık ediyoruz.

Her şeyde dilimizle bereket diliyoruz. Ekerken, biçerken, alırken, satarken, kazanırken hep Allah bereketini versin diyoruz ama yalandan diyoruz.

Cebimize kadar giren bilim ozon tabakasını zarar veriyoruz bunun sonucunda küresel ısınma tehdidi ve kuraklık olacak dikkat diyor. Biz hava delinir mi diyoruz ve Allaha havale ediyoruz.

Bilim denizleri, gölleri, ırmakları, dereleri, yeraltı sularını korumamız ve kirletmememiz lazım diyor. Onları evsel hatta kimyasal atıkların fosseptiği olarak kullanıp aslında kendimizi ve geleceğimizi zehirliyoruz.

Dünya cenneti olan Anadolu’yu itina ile kurak Cehenneme doğru itiyoruz.

Bereketli topraklara orta çağ sanayisi kurup, sanayileştik diye salakça nutuklar atıyoruz.

Ve günümüzde neredeyse ithal etmediğimiz tarım, ürünü kalmadı ama hala yalandan bereketten bahsediyoruz.

Hayvancılık deseniz gitti yandı bitti kül oldu. Eskiden Güneydoğu’dan Suriye’ye, Irak’a sınırdan sürülerle hayvan satardık. 8.5 kiloluk yavruları süt kuzusu, süt oğlağı diye katlettik ama Şimdilerde Uruguay’dan sığır ithal etmek yetmedi, kasaplık et ithal ediyoruz ve biz hala yalandan bereket diyoruz.

Denizlerimiz özellikle Karadeniz, Marmara ve Ege balık ve çeşitliliği açısında dünyanın en zengin denizleriydi. Kirlettik dibini çamur ettik değerli balıkları yok ettik ama denizlerimiz bize rağmen direniyor ve balık veriyor.

Okumadığımız, izlemediğimiz ya da ulusça kafamız muhakeme etmeye çalışmadığı için balıkların cinsini bile bilmiyoruz.

‘Denizden babam çıksa yerim’ diye salakça bir türkü tutturmuşuz gidiyoruz.

Balık yasağı bitti ve her şeye lazım her derde deva balıkların tezgaha çıktığını çarşı pazarda görüyoruz. Televizyonlarda ışıl ışıl tezgah görüntülerini izliyoruz ama…

Çinekop diye bir balık türünün olmadığını bile bilmiyoruz. Çinekop diye bir balık cinsi yoktur. Kofananın torununun torununa, Lüferin torununa çinekop diye bir isim takmışız kendimizi kandırıyoruz.

Yetmezmiş gibi yavruları da boyuna göre yaprak, sarıkanat ,çinekop olarak çeşitlendiriyoruz.

O yaklaşık otuz tanesi bir kilo olan çinekop, av ahlakımız olsa üç tanesi bir kilo olarak satılacak ama izin veren cahil, tutan cahil, satan cahil, alan cahil olunca Lüfer’e soykırım uyguluyoruz.

Tombik diye satılan 700 gramlık hem de ucuza balıklar da aslında 250 kiloya kadar büyüyen Orkinos Balığıdır. ABD’ de 100 kg dan daha küçük orkinosu teknesine çekeni kabak gibi oyuyorlar ama bizde tutana satana alana yalandan bereket versin diyoruz.

Cehaletimiz bizi aç bırakacak bari bunu anlayalım.

Dışarıya mal sattıkça dış ticaret açığı büyüyen tek ülkeyiz.

Neden?

Pahalı alıyoruz ama satarken değer katmadan satıyoruz. Sonra da yalandan bereket versin diyoruz.

Bizden bir şey çıkmaz ama yine de uyanalım ki; iki nesil sonra torunlarımız bize ne bereketsiz atalarımız varmış demesin!

YORUM EKLE