banner2

O KÜRSÜDE OTURAN KARDEŞİM..

Seni şahsen tanımıyorum. 
Seni şahsen sokakta görsem, binlerce rastladığım insandan birisi sanırım.
Ama kürsüdeki o adamı hemen tanırım.
Nasıl olması gerektiğini de bilirim.
Evet, hayatı hukuk, siyaset, hizmet, ibadet ve muhabbetle geçmiş, yolun sonuna gelmiş bir insan olarak, hemen, o kürsüde oturanı hemen tanırım.
Eğer, “Müslümanım” diyorsan, bu dinde, “Bir saatlik icra-ı adaletin, altmış yıllık ibadetten yeğ “tutulduğunu unutmayacaksın.
Vebalden korkacaksın.
Korkarsan ve adamsan, akşam yastığa başını koyduğun zaman rahat uyuyacaksın.
Korkmazsan, bir gün uykundan terleyerek uyanacaksın.
Günlük siyasetin veya siyasetçinin günlük düşüncelerinin, yani öfkelerinin ,tecziye, taltif veya takdir duygularının eseri olan kanunların zararlarını; kararlarınla, yorumlarınla , evrensel hukukun kurallarıyla önleyeceksin.
Kürsüde oturanın hâkimliğiyle, koltukta oturanın “Hâkimiyeti “arasında fark vardır.
Birisi adalete, birisi siyasete dayanır.
Demokrasinin gelişmediği ülkelerde, bazen kürsüdekiler yer değiştirir; siyasetçi kendisini “adaletin temsilcisi”; hâkim de kendisini “siyasetin temsilcisi” sanır.
Ve, işte o zaman ülkede felâket, insanların hayatında da umutsuzluk yaşanır.
Çok şükür, bugün adalet kürsüsünde oturanların değil; ama siyaset kürsüsünün karşısında oturanların karşısındayım.
Hayatım boyunca çektiğim acılara, yaptığım kavgalara, edindiğim tecrübelere ve arındığım öfkelere dayanarak, şimdi yaşanan umutsuzluğu daha iyi anlıyorum.
Siz kürsüde oturanlar, bazen Anayasa Mahkememizin, bazen, AİHM’nin kararlarına karşı direniyorsunuz; genellikle de bu direnme, iktidarın haz etmediği kararlara karşı oluyor.
Ben, hep Selahattin Demirtaş’ın, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra, Tayyip beyin, Erbakan’a “Biz Millî Görüş gömleğini çıkardık.” demesi gibi; cesaretle Kandildekilere karşı “Biz terör gömleğini çıkardık, bak her şeye rağmen parlâmentoya 79 Milletvekili soktuk. Sivil siyaset, silahlı siyaseti yenmiştir.” demesini istemiştim.
Diyebilseydi, kendisi de, partisi de, güneydoğudaki insanların kaderi de, Türkiye’miz de başka bir yerde olurdu.
Diyemedi.
Öldürürlerdi deseydi” diyorlar.
Öldürülmekten korkan, evinden işine, işinden evine gider; öldürülmekten korkan ülkesinin ya da halkını kaderini değiştirmeye soyunmaz.
Ama, bunu yapamadı diye, evrensel haklardan mahrum mu kalacak?
Hayır.
Tabii ki hayır.
Şimdi bana, “Selâhattin’i mi savunuyorsun?” demeyin.
Ben Selâhattin’i savunmuyorum.
Ben Anayasamızın seçimlere girmesine izin verdiği, YSK’nın seçilmesinde mahzur görmediği bir insanın, adalet tarafın unutulmasının veya umursanmamasının, hepimiz için yarattığı tehlikeden bahsediyorum.
Selâhattin’i değil, evrensel demokratik ve evrensel hukukun, kişilere getirdiği ebedi güvenceyi savunuyorum.
Hatta ve hala O’na çok kızıyorum.
Bahis konusu olan sadece o değil; daha çok çocuklarımızın istikbali.
Siz, siyasetin ve adaletin kürsüsünde oturanlar şimdi “Karar kesinleşmemiş.” diyorsunuz.
Ama, bu Türkiye’de herhangi bir Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı değil ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı.
Orada genç ve tecrübesiz hâkimler oturmuyor ki!
Uyarsınız karar, dava devam eder. 
Hükûmet, sözleşmenin kendisine verdiği hakları kullanır.
Sonuca bakılır.
Ben bunları niçin yazdım biliyor musunuz, 50 sene öncesini yaşadım da ondan.
O zamanlar ceza kanununda “Millî Menfaatlere aykırı faaliyette bulunmak “diye bir madde vardı.
Her bedene uyardı.
İktidara yaranmak isteyen savcılar, o maddeye sarılırdı.
Henüz, 27/28 yaşlarımdaydım.
Kaç defa yazdığım yazılar, yaptığım konuşmalar yüzünden o madde ile hâkim karşısına çıktım.
Hep savcılar, iktidarın menfaatlerini, memleketin menfaatleri ile karıştırıyordu.
Şimdi, yaşım 85, hâlâ yazıyorum konuşuyorum.
Çok şükür, o günkü savcılardan başka, yaşamım boyunca, hiç kimse, bana “Millî menfaatlere aykırı davranıyorsun.” Diyemedi.
Ve hâlâ iktidarın menfaatlerinin, her zaman memleketin menfaatleriyle örtüşmediğine inanıyorum.
Yanılmamanın çaresinin de, evrensel hukuk ve demokratik kurallara inanmakta olduğunu biliyorum.

YORUM EKLE